Eğer ben Note Dame'nin Kamburu kitabını kesin okuyacağım, listemde diyorsanız bu postta spoiler yiyebilirsiniz bu yüzden okumayın!!!! Çok ufak Karamazov Kardeşler alıntısı da var, spoiler denemez ama haberiniz olsun. Note Dame'nin Kamburu, Claude Frollo karakteri üzerinden bir sorgulama. Kitap boyunca karakteri sevmemiş olsam da kişiliği ve hikayesi üzerine düşünmeden edemedim. Karakterimiz Katolik bir din adamı, sanırım rahipti. Üzerinden zaman geçtiği için o kadarını hatırlayamadım şimdi. Ama bunun pek bir önemi yok. Kendisi Katolik olduğu için kadınlarla iletişim kurmamak üzerine bir takıntısı vardı. Hem kendini üstün görüyor hem de günahsız, saf ve temiz olmayı romantikleştiriyordu. O bir din adamıydı ne de olsa. Her ne kadar kendini beğenen ve kendine güvenen bir imaj çizse de içten içe arzuları onu yiyip bitiriyordu. Kitabın ilerleyen bölümlerinde bu öyle bir noktaya geldi ki onu adeta deliliğe sürükledi. Arzularını o kadar çok bastırmıştı ki en sonunda bütün bastırdıkları gelip onu bir canavar gibi ele geçirdi. Bir kadının peşinden, ESmeralda'nın peşinden delice bir takıntıyla hayatını mahvetti. Amaçlarını, hayallerini hiçe saydı. Oysa kendine tam bir güvenle, kibirle çalım atardı. Bunca yıllık hayatında "günahsız ve temizdi". Hayatını dine ve amaçlarına adamıştı. Ama yolun sonunda bu durum onu günahkarlığa sürükledi. Yapmam dediği şeyleri yaptırdı ve belki de onu cehenneme sürükledi.. Ve sonunda çıldırmış bir şekilde öldü. Muhtemelen çevresindeki insanlar onun böylesi bir rahip oluşundan dolayı onu örnek belki de mübarek görüyor ve cennete gideceğine şüphe duymuyorlardı. Bu durum bana çok trajik aynı zamanda istemsizce komik geldi. Romanı bitirdiğimde bu karakteri okurken nefret etmiş olsam da sembolize ettiği düşünce beni yaraladı. İnsanlar arzu ve isteklerini ekstrem seviyelerde bastırmalı mı? Adeta bir melek kadar günahsız ve temiz olmak mümkün mü eğer sen bir insansan. Bir olguyu düşünmemeye çalışmak veya onun ısrarla çok ama çok kötü bir şey olduğunu savunmak ve kaçınmaya çalışmak gün sonunda o şeyi daha fazla arzulamamızı sağlamaz mı? Belki Frollo rahip olmasaydı arzuları normal seviyelerde seyredecekti. Hatta belki bazı arzularına hiç sahip bile olmayacaktı. Aklına bile gelmeyecekti. Çünkü bir düşünceden bilinçli bir şekilde sürekli kaçınmaya çalışmayacaktı. Oysa o ne kadar çok bastırırsa bastırmaya çalıştığı da o kadar çok güçlendi. Trajikomik gerçekten. Yine başka bir kitapta. sanırsam Karamazov Kardeşler'deydi. Bir papaz hikayesi vardı yanlış hatırlamıyorsam. O da şöyle bir şeydi: Bir papaz doğduğu andan itibaren herkesten uzak, ada gibi bir yerde hayatında hiç kadın görmeden "temiz" bir şekilde yaşamış. Hayatı boyunca hep ibadet etmiş başka bir şey yapmamış. Bu kıssadan ne çıkarmalıyım ki, diye düşündüm. İnsanlara kilisede muhteşem bir hayat hikayesiymiş, çok etkileyici ve aydınlatıcıymış gibi anlatılıyordu. (kıssa dedim ama bu hikaye gerçekmiş bu arada. bu bilgiyle ne yapıyorsanız yapın.) Bu gerçekten de ders alınması gereken bir öykü mü? (bir rivayete göre İvan Karamazov bunu ilk okuduğunda tansiyonu düşüp bayılmış fjdksl) Merak ediyorum; tüm hayatımızı kusursuz, tertemiz, izole bir şekilde geçirmemek bizi daha mı az değerli bir kul yapar ya da insan? (özür dilerim bu aralar dinler ve tasavvuf gibi konuları düşünmeden edemiyorum.. ve aklımda milyonlarca cevapsız soru var ve bu beni çıldırtıyor.) Ayrıca bir insanken içgüdülere ve arzulara sahipken, dinen nefis diyelim hadi, ömrümüz boyunca bunları bastırmaya çalışmanın savaşını vererek yaşayıp ölmek gerçekten kendine bu kadar işkence etmeye değer mi? Sürekli günahsız olmaya çalışmak çok yorucu değil mi? Üstelik düşünceleri bastırmak onları daha çok besliyor. Okb'de böyle. Akla gelen düşünceleri zihninde ne kadar çok kötü veya rahatsız edici olarak nitelendirip uzaklaştırmaya çalışırsan o düşünce her seferinde daha yüksek dozlarda gelip seni buluyor. Sonrasında hayatını etkilemeye seni umutsuzluk ve mutsuzluğa sürüklemeye başlıyor. Okb'yi tadan bir insan olarak hayat ve özellikle din hakkında düşünürken bu konuyu es geçmeden edemiyorum. Hayatım boyunca bana anlatılan bütün o kıssalar, muhteşem insanların hayat hikayeleri vs. gerçekten de o kadar etkileyici mi? O insanlar zaten seçilmiş olduklari için mi muhteşemler yoksa muhteşem oldukları için mi seçilmişler? (sen Gojo Satoru olduğun için mi güçlüsün yoksa güçlü olduğun için mi Gojo Satoru'sun gibi oldu fgjdksl) (anime referansı falan abi makarayız abi) İşin özü şu ki ben hiçbir zaman o insanlar gibi olacağımı veya bunu istediğimi pek sanmıyorum. Peki bu beni değersiz bir insan mı yapar ya da kul? Bu tür şeyler, veya dinler diyelim, insanların hayatına anlam mı katar yoksa deliliğe mi sürükler? Ben hangi taraftayım? Doğru olan ne?...